Çınar Altı Çaycısı

Konjonktürel Mezalim ve Konjonktürel İnsaniyet… Bir Cenazeden İzlenimlerim.

Posted in Hukuk, Toplumsal by krasotkin on 18/09/2011

Doğan Yurdakul

Odatv tutuklu sanığı Doğan Yurdakul’un hayatını kaybeden eşinin cenazesindeki görüntülerden bahsediyorum.

Şahit olduğu hadiselerden Nihat Genç de yazısında bahsetmiş, ancak cenaze anıyla ilgili birkaç fotoğraf bile geldiğimiz nokta ile ilgili çok şey söylüyor aslından bize. Biraz vicdan, biraz muhakemeyle anlaşılmayan bir husus varsa da çatpat anlaşılır hale gelebilir. Tabii bir ölçek de iyi niyet olacak insanda…

Şimdi Doğan Yurdakul kanser tedavisi gören eşini kaybetti, ki zaten bir süredir bu acı habere de hazırlamış kendini. Yazısında belirtmişti. Arkadaşları hükümete yalvardılar çıkıp son kez eşini görebilmesi için, ancak o; “ben zaten onunla telefonda helalleştim, kimseye minnet etmem. böyle bir talebim yok” demişti. Yasal hakkı olduğu için özel cezaevi arabasıyla mezar başına kadar getirdi yüce devletimiz kendisini, Allah razı olsun. Ancak minnet etmemesinin karşılığını da cenazenin defin anına kadar gani gani çıkardı hükümetimiz. Allah onlardan da razı olsun…

Şu birkaç fotoğrafı görünce bir kez daha çok iyi idrak ettim ki; şu ülkede “vicdan”, “insaf”, “merhamet” gibi duygular bile aslında konjonktürel bir nitelik arz etmektedir. Yani içsel dinamikleri ve fıtratı itibariyle aslında bu duyguları zerre kadar haiz olmayan bir insan yahut topluluk, konjonktüre göre insaflıymış gibi görünebilir, merhamet sahibiymiş gibi kendini pazarlayabilir. Söylemek istediğimi biraz somutlaştırayım, 1961 Anayasasının yürürlüğe girdiği yıllara dönelim. Bu anayasada temel hak ve özgürlükler, insan hakları, sendikal haklar ne kadar geniş bir şekilde yer almıştı değil mi? Halbuki böylesi özgürlükçü ve yurttaşını yücelten bir anayasayı hazırlatıp yürürlüğe koyan aynı kişiler, darbeyle devirdikleri seçilmiş bir başbakanı darağacına götürürlerken “prostat muayenesi yapacağız şimdi sizi” diyerek onlarca kişinin önünde az sonra öldürecekleri adamı en adi şekilde aşağılayacak kadar alçaladabiliyordu. Bu iki davranış tarzını nasıl bağdaştıracağız? Çok kolay, esas olan Adnan Menderes’e reva görülen davranış biçimiydi. Bahse konu Anayasa ise o dönemin uluslararası konjonktürünün bir gereğiydi sadece. II. Dünya Savaşı’nın sonlarından 80’li yılların başına kadar devam edecek küresel yükseliş döneminin basit bir icabıydı.

Aynı şekilde, 1982 Anayasasına bakalım. Yukarıda bahsettiğim “Altın çağ” artık sona ermiş, küreselleşme olgusu ortaya çıkmış ve global anlamda kazanılmış olan sosyal ve ekonomik haklar serbest piyasa ekonomisinin gerekleri doğrultusunda biçilmeye başlanmıştı. ABD’de Reagonomics, İngiltere’de Demir Lady’nin adıyla anılan Thatcherizm ve bu rüzgarın Türkiye’deki yansıması olan Özalizm… 1961’de işçilere sosyal ve ekonomik hakları bahşedilmesi de konjonktüreldi, 1982’de bu hakların geri alınması da aynı şekildeydi. Yani demem o ki; aslında ne 61 İhtilalini yapanlar bu özgürlükçü mentaliteleri nedeniyle iyiydiler, ne de 80 darbesini yapanlar bu hakları tırpanladıkları için kötü. Konjonktür, veya “zamanın ruhu” böyle buyurduğu için bazı kimseler bazı şeyleri yapıp durdular anlayacağınız.

Günümüz Türkiyesine dönecek olursak, adına “ileri demokrasi” dedikleri bir hedef doğrultusunda bir yolda emin adımlarla gidiyoruz. Bunu ne vakit duysam Tolstoy’un meşhur Anna Karenina karakteri ağzından yazdığı cümleler gelir aklıma; “Bir insanı az ya da çok sevemezsin. Onu ya seviyorsundur, ya da sevmiyorsundur. Bu duygunun azı veya çoğu olmaz” der hanımefendi bir yerde.. Buna katılıyorum şahsen, aynı şekilde bir ülkede ya demokrasi vardır, ya da yoktur. Az demokrasi varsa hiç yoktur zaten, çok demokrasi diye bir kavram zaten abes. Yani olan şey demokrasinin olması veya olmaması meselesidir. Kulağa Shakespearevari geliyor, ancak gerçek bu. Kavramın başına takılan “ileri” gibi nitelendirmeler esasında hiçbir anlam barındırmayan içi boş nitelendirmelerden öte bir şey değil.

Son zamanlarda merak ediyorum delice, Bülent Arınç ve Recep Tayyip Erdoğan gibi şahıslar şimdinin değil de 1980’lerin iktidarında olsalardı nasıl hareket ederlerdi? Şimdinin Diyarbakır Cezaevi, Mamak Cezaevi hatıralarından başka neler dinliyor olurduk kim bilir, hiç düşündünüz mü? Bana kalırsa bunlar geçmişte gerçekten yaşananların, zulüm anlamında fersah fersah önüne geçen türden hadiseler olurdu. Tabii bu benim varsayımım ve sınama imkanımız ne yazık ki yok, ya da çok şükür ki yok mu demeliydim?

Temas

Neden bu şekilde düşünüyorum ve size neden bunları anlatıyorum? Doğan Yurdakul’un katıldığı cenaze törenine dair bazı fotoğraflar gördüm. Muhtemelen 60’lı yaşlarında olan bu adama 4-5 tane sivil giyimli polis nezaret ediyor. Nihat Genç cenazeye katıldığı için bizzat şahit olmuş olanlara, muhtemelen içinden yoğun bir sinir krizi geçirmiştir. Doğan Yurdakul’un çeşitli fotoğraflarına bakıyorum; tabutu taşırken sivil polislerden bir tanesi kendisiyle çok yakın fiziksel temas halinde. Defin sırasında mezara toprak atıyor, aynı şekilde. Acaba tabutu taşırken bir anda tabutu öyle bırakıp kaçacağından mı korktular bu adamın anlamadım? Nihat Genç’in de yazdığına göre cezaevi arabası mezarın başına kadar gelmiş. Doğan Yurdakul inip iki adım attıktan sonra eşinin mezarına gelebilmiş, kürekle toprak attıktan sonra da yine bir adımla cezaevi arabasına binivermiş.

Bir adam padişahımıza taş atar, daha doğrusu polislere, sonrasında ölür… Padişahımız öfkelenir arkasından bir sürü laf söyler. “Ama öldü??” dersiniz hüzünle, “Ben bilmem, taş attı” olur cevap. Bir adamın eşi vefat eder, cenazesine gider, böyle bir anında bile türlü çirkef muameleye maruz kalır. Padişaha; “Ama eşi öldü?..” dersiniz, “Ben bilmem, yapmasaydı” olur cevap (Artık neyi yaptıysa, şu dakika itibariyle onu da bilmiyoruz). Bir de yapıp minnet eylememesi var ki affedilir gibi değil zaten.

Tüm bunlar dehşetengiz geldi mi size de, sanmıyorum.

Not: Nihat Genç’in cenaze ve bahse konu muamele ile ilgili şahit olduğu olayları anlattığı yazısı için böyle buyurun.)

Düzeltme: Söz konusu kişiler sivil polis değil, sivil giyimli jandarmalarmış. Kütüphaneci de olsalar çok fark etmeyecek ancak düzeltmemizi yapalım.

Sivil polisin vazife bilinci Sefiller romanındaki polis başmüfettişi Javert ile eşdeğer. Ancak kendisi bir roman karakteri olmadığından hikayenin sonunda Javert'in yaşadığı içsel aydınlanmayı yaşayamayacak. Tek fark o...

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: