Çınar Altı Çaycısı

Bir Şaman ve Tekrar Huzur Bulan Ruhlar

Posted in Müzik, Toplumsal by krasotkin on 09/04/2009

(Müzik: http://www.dailymotion.com/video/x4glhv_ahmet-aslan-duzee-xarpeti-harputun_music)

Daha çok zaman da geçmedi, bu ülkenin yüksek rakımlı köylerinde, komlarında, dağlarında, mağaralarında çok insanın canına kıydılar. Kalanları kırdılar, incittiler, sürdüler asırlardır özgürce yaşadıkları kutsal coğrafyadan.

Neler yaşandı az çok biliyoruz. Bir insanın öldürüldüğünü, nasıl öldürüldüğünü, cesetinin nasıl ortadan kaldırıldığını öğrenebiliriz. Ama o insanın, o esnada çevresine hangi gözlerle baktığını, kulağına çalınan son sesleri, can verirken çıkardığı sesi, fırsat bulabildiyse eğer celladının kendini bağışlaması için yaptığı son haykırışı bilemeyiz, duyamayız. Yakılan ağıtları, dökülen gözyaşlarını bilemeyiz. Buradan çok yüksekti, buradan çok uzak. Hem birçoğumuz daha doğmamıştık bile.

Ne kadar yükseklere de kaçsan, mağaranın ne kadar derinlerine de çekilsen geleceklerdi. Dağlarına, suyuna, meltemine, kır çiçeklerine, dağlarda gezen geyiğine aşık olduğun bu topraklardan sökeceklerdi seni, savuracaklardı hiç bilmediğin yerlere.

Öyle böyle değil, o kadar çok insan ağladı ki… ağıtlarını, hıçkırıklarını kimse duyamadı. Çünkü buradan çok yüksekti, buradan çok uzak. Dertlerini hep Munzur çayına, Kırklar dağına, bu dağlarda bir zamanlar yaşayan evliyalara, ermişlere dökmeye alışkındılar.

Sadece bir defaya mahsus seslerini gerçek insanlar duysun istediler. Kimse duymadı, duyamazdı. Ancak bu seslerin sahipleri çektikleri acı yüzünden buraları kolay kolay bırakmak istemediler. Halen inanıyorlardı çünkü, bir zaman gelince kendilerini duyacak insanların çıkıp geleceğini.

Nihayet bu istekleri uzun bekleyişlerinden sonra bir gün gerçekleşti. Ama kendi beklentilerin dışında gerçekleşti. Yıllar sonrasında bir ozanın bedenini buldular. O ozan ne zaman sazını ya da gitarını eline alıp şarkı söylemeye başlasa, şarkının her mısrasında ölenlerden bir tanesi bedenine girip kendi sesinden haykırdı. Sesi güzel olmayanlar ozanın ellerini kullandılar, birer notaya, birer tele bastılar. Ozanın her bir organını, her bir uzvunu bir tanesi ele geçirdi. Ozanı dinleyenler daha önce görmedikleri garip bir şeylere şahit olduklarını anlıyorlardı, ama kimse tam olarak ne olduğunu tahmin edemiyordu.

Bir şarkıda, bazen peşine düşen askerlerden kaçıp gür ormanlara sığınan, orada günlerce aç susuz gizlenmekten bitap düşmüş bir aşiret kızının belli belirsiz sesi, bazen beraber saklandığı diğer insanların canını kurtarmak için ağlayan bebeğini eliyle boğmak zorunda kalan bir ananın sessiz ağıdı, onun bu halini görüp müdahale edemeyenlerin çaresizliği, utancı, hepsi sırasıyla hayat bulabiliyor.

Bu ozanın dilinden, sazından bir name terennüm edebilen her küskün ruh, artık sırasını diğerlerine terk edip ayrılıyordu ozanın bedeninden. Seslerini duyan insanları görünce karşılarında, yıllardır çektikleri azap sona eriyordu. İnsanlara, hatta mübarek evliyalara, ermişlere olan kırgınlıkları o an bitiyordu.

Bedenine girdikleri ozan türkülerini söylemeye devam etti. Ona bu yeteneği de veren kendileriydi zaten. 1938’de çığlığı duyulmayan her bir küskün ruh onun bedeninde bir mısra terennüm edene kadar, ozanın elinden sazın bir teline dokununa kadar, ozan sanatıyla insanları büyülemeyi sürdürecekti. Ve bunu muhtemelen ömrünün sonuna kadar yapacaktı. Çünkü her küskün ruhun bir nota, bir mısra hakkı da olsa, o kadar çoklardı ki, ah o kadar çoklardı ki…

Ve biz çok alçaktaydık, çok uzakta.

Reklamlar
Tagged with: ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: