Bir Şaman ve Tekrar Huzur Bulan Ruhlar
(Müzik: http://www.dailymotion.com/video/x4glhv_ahmet-aslan-duzee-xarpeti-harputun_music)
Daha çok zaman da geçmedi, bu ülkenin yüksek rakımlı köylerinde, komlarında, dağlarında, mağaralarında çok insanın canına kıydılar. Kalanları kırdılar, incittiler, sürdüler asırlardır özgürce yaşadıkları kutsal coğrafyadan.
Neler yaşandı az çok biliyoruz. Bir insanın öldürüldüğünü, nasıl öldürüldüğünü, cesetinin nasıl ortadan kaldırıldığını öğrenebiliriz. Ama o insanın, o esnada çevresine hangi gözlerle baktığını, kulağına çalınan son sesleri, can verirken çıkardığı sesi, fırsat bulabildiyse eğer celladının kendini bağışlaması için yaptığı son haykırışı bilemeyiz, duyamayız. Yakılan ağıtları, dökülen gözyaşlarını bilemeyiz. Buradan çok yüksekti, buradan çok uzak. Hem birçoğumuz daha doğmamıştık bile.
Ne kadar yükseklere de kaçsan, mağaranın ne kadar derinlerine de çekilsen geleceklerdi. Dağlarına, suyuna, meltemine, kır çiçeklerine, dağlarda gezen geyiğine aşık olduğun bu topraklardan sökeceklerdi seni, savuracaklardı hiç bilmediğin yerlere.
Öyle böyle değil, o kadar çok insan ağladı ki… ağıtlarını, hıçkırıklarını kimse duyamadı. Çünkü buradan çok yüksekti, buradan çok uzak. Dertlerini hep Munzur çayına, Kırklar dağına, bu dağlarda bir zamanlar yaşayan evliyalara, ermişlere dökmeye alışkındılar.
İlk Yalan…
İlla ki vardır her insanın hayatında böyle bir an. Benimki daha dün gibi aklımda… Benden bir yaş büyük bir kızın gizli kalması gereken, aramızda geçen o çok özel dakikaları ulu orta herkese söylemesinden sonra, afallamış gözlerle bana bakan insanları söylediği gibi bir şeyin asla olmadığına inandırmak için attığım taklalar, parendeler, hatta amuda kalkıp şınav çekmeler, aradan yaklaşık 20 yıl geçmiş olmasına rağmen halen hayalimden gitmez.
Şimdi olayın daha anlaşılır olması için biraz geriye gitmemiz gerekiyor. Neydi bu çok özel dakikalar? Neydi bu beni mutlak inkara sürükleyen alnıma çalınmış kara leke?
Her şey dün olmuş bitmiş gibi gözümün önünde dedim ya. O zamanlar ilkokul 1 sübyanıyım. Anne baba, kısaca ebeveynler de çalıştığından okul çıkışı servis beni kreşe bırakıyordu. Annenin çalışıyor olmasından ve ondan da öte ailenin hep problem arz eden bir yapıda olmasından dolayı çocukluğumun büyük bir bölümü bakıcı elinde ve kreşlerde geçmiştir zaten. Her neyse, konudan uzaklaşmayalım. Gittiğim yerde benimle aynı durumdan muzdarip birkaç çocuk daha var. Bir tanesi de ilkokul ikiye giden sürtük Özge. Aslına bakarsanız şimdi hatırlamaya çalıştıkça gerçekten bir sürtük olup olmadığından emin olamıyorum. Ama beni soktuğu o durumdan sonra kendisini başka bir sıfat tamlaması içinde değerlendirme şansım da ne yazık ki azalıyor.
İkinci Abdülhamit ile Recep Tayyip Erdoğan Arasındaki Şaşırtıcı Benzerlikler
İlgili okuyucuların dikkati nazarından kaçmamıştır; Zaman gazetesi ve onun türevi çevrelerde, son zamanlarda yüksek dozajlı bir Abdülhamit yalaklanması mevcut. Bu yalaklanma eğilimi öyle bir lehte propogandayı da beraberinde getiriyor ki, bu Abdülhamit sevdalıları tarihsel manada iade-i itibar mı yapıyor , salt İslamcı tutumundan ötürü mü sempatiyle yaklaşıyor, yoksa daha başka türlü hesaplar mı peşindeler, bir türlü kestiremiyorsunuz.
Çoğu insanın Abdülhamit hakkında bildiği resmi tarih ile sınırlıdır (Resmi tarih, yani ortaokul 2 tarihi). Tarihsel olay ve olgular karşısında resmi tarih sunumuyla yetinmeyip tali yollara girildiğinde genellikle çok büyük farklarla karşılaşılır. Ancak ilginçtir, resmi tarih dışındaki kaynaklar da, birçok konunun aksine Abdülhamit konusunda resmi tarihin söylemleriyle birleşir.
Bu belirttiğin noktalara paralel olarak ele almamız gereken bir diğer husus ise yine bu çevrelerin Recep Tayyip Erdoğan sevdasıdır. Bu durum elbette Abdülhamit’e olan bağlılık karşısında daha anlaşılır olmaktadır. Sonuç itibariyle aynı mentalitenin farklı pozisyonlardaki ürünüdürler. Dinci çevrelerin iki siyasi simaya sempati besledikleri ve bu simaların Abdülhamit ve Recep Tayyip Erdoğan olduğu kolaylıkla görülmektedir.
Türkiye’de Kız Yetiştiriciliği ve Zincirle Gezdiğini Sanan İnsanlar
Mecidiyeköy muhitinde yaptığım saha araştırmasından çıkan gözlemelerimi paylaşmak istiyorum.
Mecidiyeköy’ün kendine has cehennem havasından, kapitalizmin erken dönemlerindeki vahşi karakteri yirmi birinci yüzyıla girdiğimiz şu günlerde ısrarla koruyan ve insan fizyolojisini tahrip eden özelliğinden midir nedir, ekmeğini kazanmak için bu muhitte bulunan insanlar hakikaten memleketin diğer satıhlarındaki vatandaşlarımızdan çok daha farklı bir kategoriyi işgal ediyor.
Sözlükte de peder zickler’di sanırım, zamanında “büyükdere caddesindeki takım elbiseli puştlar” şeklinde bir başlık açıp, orta üst tabaka erkeklerin (en azından görünürde) garip tavır ve davranışlarından bahsetti. Üslup biraz ağır kaçtığından belki çok fazla tepki gördü yazısı, ancak üsluptan bağımsız olarak ele alacak olursak yazılanları, kelimesi kelimesine doğru tespitler içeriyordu.

halaskargazi caddesinde fazla mesai sonucu yere yığılan abiyeli kız
Ama ölüler semtinden anılar bundan ibaret değil. Mecidiyeköy çalışma ikliminin yarattığı tek garip canlı türü bu takım elbiseli puştlar değil. bunlar sadece madalyonun bir yüzü. Madalyonun bir yüzü takım elbiseli puştlarsa, öteki yüzü de bu semtte çalışan ve işten mefta bir şekilde çıkan zombi kadınlardır. Kaldırımda ilerlerken karşınızdan gelen bir tanesiyle göz göze gelin, üç gramlık yaşam enerjiniz saniyenin kaçta kaçında absorbe ediliyor anlamazsınız bile.
Hayat Dört Zaman Kipi İçine Sığar mı?
Türkçe’de toplam dört tane zaman kipi var; şimdiki zaman, gelecek zaman, geçmiş zaman ve geniş zaman.
İngilizce’de ise tam 12 adet zaman kipi bulunuyor. Anadolu lisesinin hazırlık sınıfındayken öğretmenin ağzından ilk defa duyduğumda nasıl şaşırmış olduğumu halen hatırlayabiliyorum. O çocuk beynimle geçmiş, şimdi ve gelecek dışında daha başka zaman kavramlarının olduğunu öğrendiğim o dakika şimdi anlatması güç bir şok anıydı benim için.
Hadi bizim bildiğimizden farklı olarak iki tane, bilemedin üç tane kip olsun; ama o kadar da değil ki, tam tamına sekiz tane zaman kipi var. Dehşet bir şey.
Konuları işledikçe gördüm ki, bu sekiz kip zaten bizim konuştuğumuz dilde de bulunmaktaymış. Elin oğlu segmentasyon yapmış, işi dallandırıp budaklandırmış. İlk intibam bu oldu, ve sorsanız daha düne kadar, bu ilk intibamın halen geçerli olduğunu görebilirdiniz. Halbuki sanıldığı kadar basit değilmiş. Bu bahsettiğim konu, basit bir gramer kuralı olmanın ötesinde bir kültür, bir bilinç ve düşünüş biçimiymiş. Gereksiz bir detay olarak değerlendirdiğim bu zaman kiplerinin yokluğunda toplum olarak nelerden mahrum kaldığımızı dünden beri çok iyi anlıyorum.
Elveda Şakirto Politekniko…
Üniversiteler, her nevi fikrin özgürce dile getirilebildiği mekanlar olarak, konsepti itibariyle teoride gönülleri fetheden bir ortam sunuyor eleştirmeyi, tartışmayı, düşüncelerini ifade etmeyi seven gençlere.
Hakkımda bölümünde de var. Bu dönem iki dersimi ittirip diplomamı alacağım. Daha doğrusu çıkış belgemi alacağım, zira diploma alan bir mezuna rastlamadım henüz. Mezununa diploma bile verebilmekten aciz bir eğitim kurumununun hangi eksikliğine işaret edeyim ki şimdi ben, ne kadar kaale alınabilirim bu durumda? Neyse, ne diyorduk; düşünceyi özgürce ifade edebilme ve farklı fikirlerle tanışma, onlara hoşgörüyle yaklaşmak için ideal ortam diyorduk üniversitelere.
Misal bizim İktisat Fakültesi’ne bakalım. Bu insanların kendini hür olarak ifade edebilme atmosferi ve tartışma platformları bizim okulda da elbette mevcut. Bu platformlardan en ateşlisi de tuvaletlerin duvarları. Bakın karşıt fikirler birbiriyle nasıl çarpışıyor burada:
Akışkanlar Mekaniği ve Güz Sancısı
Malum son 6 senedir köklü bir toplumsal dönüşüm süreci içindeyiz.
Bu süreç içinde toplumun yapısı en küçük unsurundan başlayarak yeniden biçimlendiriliyor, kadının toplum içindeki konumu revize ediliyor, teşekkül eden yeni orta sınıf için yazılan kitaplar raflardaki yerini alıyor, ve daha bir sürü şey…
Bu sosyolojik bir yazı olmayacak. Bunu daha sonraya bırakıyorum, zira sürecin içinde yer aldığımız için birçok şeyi henüz fark edemesek de ileride çok üzüleceğimiz bu gelişmeleri daha kapsamlı ele almak isterim.
Şimdi kısa keseyim ve asıl konuşmak istediğim konuya geleyim. Malum, estiği yön değişen rüzgara göre yelkenlerinin yönünü revizyondan geçiren ilk kesim, sermaye kesimi. Şaşılacak bir şey değil, aksi bir şey olsa kendimi zemin kattan aşağı atarım zaten.
Arkasından yine, nispeten sermaye kümesi içinde değerlendirilebilecek ama niteliği itibariyle daha farklı bir konumda bulunan modacıların bazı açıklamaları geldi. Bu açıklamaları duymak kişisel gelişimim ve vizyonum açısından da gayet faydalı oldu; bunlar sayesinde “ibneliğin” cinsel tercihin ötesinde bir kavram olduğunun ayırdına vardım.
Paris Hilton’la Ergenekon Üzerine
Gündeme dair olan ne varsa ölesiye tiksinirim, ama öyle de konular var ki, hakkında görüş belirtmezsem olmaz.
Konuşmak istediğim konu Ergenekon davası… Nedir, ne değildir bana düşündürttüklerini yazacam. Ancak tarihi arkaplanı itibariyle çok derin bir mesele olduğundan özüne inmeyeceğim. Onun yerine Paris Hilton’un şahsımla gerçekleştirmiş olduğu röportajı buradan sizinle paylaşmak istiyorum. Newsweek Türkiye için yapılan bu röportajı herkesten önce siz okuma şansı bulacaksınız.

Röportaj esnasında başbaşa olduğumuz için birlikte resim çektiremedik. Sırayla birbirimizi çektik. Paris'i daha çok beğeneceğinizi düşünüp onun resmini koyuyorum.
Ergenekon diye bir yapılanma hakikaten var mı?
Hakikaten var, hem de allahı var.
Gözaltına alınan bunca insan bu yapılanmanın içinde mi?
Soruşturmanın mantığı 5 sanık, 1 muhalif şeklinde gittiği için ismi geçen herkesi bu örgütlenmeye dahil etmek yanlış olacaktır.
Biraz daha açar mısın?
Sen iste daha fazla açayım canım. Mesele özünde bir tasfiye işlemi. Cumhuriyet döneminden beri zaman zaman yapılan bir şey. Gerek yargı (İzmir suikasti) gerekse de faili meçhul cinayetlerle (Hiram Abas vs.) bu işlerin üstesinden gelinmiş. Burada birtakım hiyerarşik düzene riayet etmeyip, çeşitli toplumsal olaylar ve ekonomik menfaatler doğrultusunda kendine vazife üstlenen bir grubun elimine edilmesi sözkonusu.
Neden bu zamana kadar beklendi?
II. Mahmut Yeniçeri Ocağını kaldırmak için neden beklediyse o yüzden beklendi.
Garcia Mezarında Ağladı Be Anne..
İdefix.com’un geçtiğimiz sene yaptığı ve şahsımı ihya eden kitap kampanyası ile, Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in bütün eserlerinin bulunduğu sete çok uygun fiyata sahip oldum.
Öncesinde tek bir kitabını bile okumadığım yazarın setine sahip olmamla, başta Yüzyıllık Yalnızlık ve Kolera Günlerine Aşk olmak üzere Latin Amerika Edebiyatı’nın ve Marquez’in o büyülü atmosferinde kendimi kaybettim. O güne değin hiçbir yazdığını okumadığıma hayıflandım. Hatta büyülü gerçekçilik akımının belki de en güçlü izlerini taşıyan ve Latin Amerika’nın gelmiş geçmiş en büyük romanı olarak gösterilen Yüzyıllık Yalnızlığı çoktan başucu eserlerim arasına koydum bile.
“Hani Ahmet Kaya şarkısında diyor ya abi…”
Bir insanın yaşayacağı en grotesk durumlardan biri, Cem Yılmaz’dan dinlerken güldüğümüz olayların gerçek hayatımızda başımıza gelmesi sanırım. Dinlerken ağız dolusu kahkaha attığımız bir şey, hayatımızda bir enstantane olarak karşımıza çıktı mı dehşetengiz bir nitelik kazanabiliyor.
Pazar günü Onur Air Gaziantep-İstanbul uçağındaydım. Evet, ne yazık ki son ana kadar direnmeme rağmen yine kendimi Van Gölü Turizmin kanatlısı olan bu firmanın bilmem hangi sefer sayılı uçuşunda buldum. Bu Onur Air’ın kendine has bir havası var cidden. Öyle ki daha uçak harekete geçtiğinde savruk manevralar yapmaya başlamıştı bile. Uçak saçmaladıkça cep telefonunuzu kapatın anonsu yapıldı. Birkaç anons sonrası bu kadarı yeterli görülmüş olacak ki uçak nihayet kalkışa geçti. “Hadi bakalım” dedim içimden, “yine kelle koltukta gidiyoruz anasını satayım”
Uçak yolculuklarında en sevdiğim bölümdür kalkış aşaması. Sonra da üzerime bir ağırlık çöker uyurum zaten. Ama bu defa öyle olmadı. Zira uçak yükselmeye devam ederken hemen yanımda oturan 25 yaşlarındaki esmer genç, en soldaki 30’lu yaşların başındaki yolcunun üzerine yıkılmıştı.





bir yorum yazın